5 Eylül 2008 Cuma

Issız Çölde Su Aramak - 07 Kasım 2005

Bir arkadaşla konuşurken konu “”prensiplerimiz””prensip ve insan” hatta “prensip nedir”e kadar geldi.
O, prensiplerin sürekli değişen hayat içinde insanın gelişimini engelleyen bir şey olduğunu söyledi. Bende başladım anlatmaya…
İnsanın hayat içinde kendine koyduğu kurallar vardır ve bu kuralların değişmesi çok zordur ve zaman alır (farkındaysanız imkansız demedim)
Hatta bazı prensipler insanın önce kendisine sonra ise diğer insanların ona saygı duymasını sağlayan bir şey.
Bu herkese göre farklı anlamlar taşıyan “kurallar dizisi” bazen hayatta insanın önünü kesebiliyor ama bazen de olumlu sonuçlar doğurabiliyor. Ben prensiplerin insanın uzun zamandır benimsediği “kuralları” değiştirmek için karar verirken sığınabilecekleri bir liman olarak da düşünüyorum. Yani bir şey için olmaz derken bazen zamanla o fikre giderek yakınlaştığını hissedebiliyorsun. Ama bu fikrin kafanda oturabilmesi için zamana ihtiyacın var ve bazen arkasına sığındığımız prensipler bize o ihtiyacımız olan zamanı yaratıyor.
Yani bizim düşüncelerimiz aslında duruma göre çoğu kez değişebiliyor. Ama biz bu kuralları bu olayları yaşamadan koyduğumuz için sağlıklı kararlar veremeyebiliyoruz. Bence zaten hayatta kesin çizgiler olamamalı yani ak ve kara gibi.Olaylara birazda gri olmak gerekiyor. Mesela; bir insanı seviyorsundur, ama onu çok sevmene rağmen onda sevmediğin özellikler de vardır. Bu durumda olay griye dönüyor. Ne kadar kendini kesin çizgilere alıştırırsan o kadar mutlu olman zorlaşıyor sanki!
Ahmet Altan'ın "İçimizdeki Bir Yer" kitabındaki bir bölümde "biz aslında herzaman kendimizi farklı göstermeye çalışıyoruz. Aslında içimizde başak biri olduğumuzun farkındayız ama bir yanımız hep o içimizdeki sesi susturmaya çalışıyor" diyor. Mesela; bir işyerinin dıştan görüntüsü çok güzel. Sende kendini onun içinde görüyorsun. İçten içe aslında onun sen olmadığını biliyorsun ama bir tarafın hep o içindeki sesi susturuyor ve sen o aslında sen olmadığın halinle yaşamaya devam ediyosun. Çünkü öyle olduğuna inanmak istiyorsun
Birini sevdiğini söylüyorsun ama içinde kendi kendine onlarca yüzlerce soru soruyorsun
Acaba ben gerçekten seviyor muyum yoksa sevmek mi istiyorum?
Ona güveniyor muyum yoksa şu güvenilmez hayatta içinde birine güvenmek için kendini buna inandırmaya mı çalışıyosum?
aşk diye birşey gerçekten var mı?Varsa neden tanımı yapılamıyor?Neden bitiyor?Yoksa insanların birbirine körü körüne inanması, sürmediğinde ise "aşktı işte geldi geçti" bahanesinin arkasına sığınmak için uydurulan bir kılıf mı bu?"
Ben karşımdaki kişiyi möi seviyorum yoksa onun görüntüsünü mü?Yoksa sevgi dene şey zaten bunların bütünü mü?"
İnsanların birbirine olan güvemni öylesine azalmış ki karşındaki senin en yakının bile olsa acaba bu onun gerçek düşünceleri mi yoksa beni avutmak için mi böyle konuşuyor?"
Uzun süren beraberliklerde bile insan birbirini tanıyamıyorsa insan karşısındakini nasıl tanıyacak?Bunun bir formülü var mı?
Zaman denen şey gerçekten herşeyin doğrusunu anlamanın bir ilacı mı?
Herşeyin doğrusunu ortaya çıkaracağı iddia edilen zaman neden bu kadar acımasız peki?İstemediğimizde çok çabuk akarken ona en ihtiyacımız olduğu sırada neden sıkışmış trafik gibi gıdım gıdım ilerliyor?Yoksa biz mi çok sabırsızız ya da zaman denen şey de mi kocaman bir yalan?
Hepimiz bir gün öleceksek ve söylendiği gibi bu hayat da yalansa, elimizi attığımız herşeyin altından bir yalanmı çıkacak ya da altına bakmaya gerek yok, onun kendisi zaten kocaman bir yalan mı?
İşet bunlar ve benzeri bir çok soru...Kafanın içinde kocaman bir yer işgal ediyor. Çoğu da cevabını asla bulamayacağınız sorular. Cevap bulduğunuzu zannettiklerin de başka sorular doğuruyor. Bu sorular hiç bitmiyor yani ve sürekli beynini kemiriyor. Bu kadar irdeledikten sonra bağlayacağım yer, sonuç belki de sizi şaşırtacak
Hayat, insan...vs bunları fazla kurcalamamak gerekiyor galiba. Kurcaladıkça uçsuz bucaksız bir çölün ortasında buluverirsin kendini ve bilirsiniz ki çölde suyu bulmak için belki günlerce yürümek gerekir

Hiç yorum yok: