20 Eylül 2008 Cumartesi

Çok sıkıldım...

İtmeye çalışırken herşeyi tam da içinde buluyorum kendimi. Biraz daha sarılmaya -çalışmaya- çalışıyorum. Zorluyorum. Kapamaya çalışırken gözlerimi biraz daha açık kalsınlar diye direniyorum sanki. Her gece yatağa yatarken kelimelerimi alıyorum yanıma- yalnız kalmamak için onlara yanaşıyorum- Cümle kurma çabaları artıyor ara ara. Sırtımı dönüyorumonlara bazen. Arkamı döndüğümde bir bakıyorum hala ordalar yalnız bırakmıyorlar. Sinmişler yatağımın her köşesine, bedenime. Üstüm başım kokuyor. Kocaman bir yük omuzlarımda- taşımaksa çok zor.

Yolunda gibi herşey bir anda. Herşeyi alt alta yazıyorum. Tablo mutluluk verici. En altta toplayınca hepsini bir eksik var görüyorum. Düşünüyorum bulamıyorum. Baştan baştan yapıyorum listeyi-unuttuklarımı yazıyorum. Eksiklik kapanmıyor, canım sıkılıyor.

Durasım yok, gidesim yok. Sevesim de yok. Bir kez daha inanma gücüm yok. Arkadan bakmaya, el kaldırıp sallamaya takatim yok. Oturma isteğim artıyor boş boş. Ondan da sıkılıyorum. Düşünseci bile beynimi ağrıtıyor.

"Sevgi alacaklısı" olmak zormuş. Kendi sevgini geri istemek bile olsa verdiklerini geri almak istemek. Borçlar olduğunu ispatlamaya da halim yok.

Aynaları görme isteğim azalıyor mu ne? Oysa ki sokaktaki arabaların camlarında bile kendimi görmeye ne kadar da alışıktım. Hep soru cümleleri kurmak canını acıtıyor insanın. Bense cevapları özledim. Heyecanlamayı telefon çaldığında. Otobüse bindiğimde ulaşacağım yere uçmayı istemeyi. Oysa ki şimdi hiç inmek istemiyorum. Gözüme pek güzel görünüyor yolların akıp giden çizgileri. Çizginin bittiği yerde olmak istiyorum şimdi. Durmaktan çok sıkıldım. Yol ortasında yolcu indirip bindirmek hani yasaktı? Ne yolcular geçti bu yolculukta. Yan koltuğum bir doldu bir boşaldı. İlk duraktan son durağa giden yolculara hasretim. Herşeye kızmaktan, bunalım hallerinden, çıkamamaktan bu durumdan, birşey yapamamaktan, yapmak da istememekten çok sıkıldım. ÇOK SI-KIL-DIM!!

18 Eylül 2008 Perşembe

Hayatımda aldığım en güzel doğum günü mesajı - 26 Ağustos 2008

Günaydın güzel şehrimin güzel insanları
Bültenimize bir top star haberiyle başlıyoruz
Evet tahmin ettiğiniz gibi haberimiz Nuray Koç hakkında kendisinin bugün doğum günü ve ev sahipliği yaptığı partisinde görebildiğim kadarıyla oldukça kalabalık var. Biz detayları almak üere muhabirimiz Hutne Baltasapı'na bağlanıyoruz.
Evet Hutne seni dinliyoruz
-“Evet kelcan seninde bahsettiğin gibi kutlama oldukça haereketli geçiyor sanki bütün jet set bugünü bekliyormuş. Parti alanının ortasındaki hediye havuzunda küçük bir everest oluştu diyebiliriz. Şimdi Nuray Koç'un yeni yaşında kendisini neler beklediğini söylemesi için yanımızda Medyum Keto'yu misafir ediyoruz. Evet sayın Keto yeni yaşında Nuray Hanım’ı neler bekliyor?
- "Nn-nu-ra-a-a-y han-n-n-ımı on-n-numuzdek-k-k-i yasin-n-n-da bol paralı, bi sen-n-nne bek-k-kliyo-o-or, işin-n-nded-d-d-e çok ba-a-şarılı o-o-labi-ii-lecee-e-eni soyy-l-l-eyebi-i-il-irim.
- "Evet sayın keto, yorumlarınız için teşekkürler. Evet sayın seyirciler, onun için herkes bi şeyler söylüyor. Kimine göre bu şehri güzel yapan Nuray, kimine göre Allah'ın boş zamanına denk gelmiş ve daha bi sürü şey. Ama hepsi aynı noktada buluşuyor Nuray Koç iyi ki doğdu iyi ki varoldu iyi ki hayatımızın bi parçası oldu ve iyi ki bizi bu güzelliğiyle tanıştırdı. Şu anda patlayan havai fişeklerden anlayacağınız üzere Nuray Koç yeni yaşına girmiş bulunmakta ve 7 gün sürecek partinin de asıl startı verilmiş bulunmakta. Biz de kendisine burdan iyi ki doğdun iyi ki varsın diyoruz. Nice senelere Nuray Koç. Evet söz tekrar sende Kelcan.”
-“Evet sayın seyirciler gçrdüğünüz üzere oldukça güzide bi ortamda kutluyor Nuray Koç yeni yaşını. Biz de yeni yaşının ilk dakikalarında kendisine iyi ki doğdun diyor bu şehrin güzelliğine güzellik kattığı için teşekkür ediyoruz.” :))

12 Eylül 2008 Cuma

Bırak Gitsin - 12 Eylül 2008

Ne oldu ki yine birdenbire?
Nedir bu herkese sataşıp ortamdan kavga çıkarma isteği?
Rahat duramaz mısın sen?
Bir sorgulamasan ‘amaaaan’ kelimesini kendine arkadaş etsen, bak ne güzel olacak herşey.
Sen ise karşıya baktığında yemyeşil ağaçları değil, altındaki mezarlıkları görüyorsun.
Kocaman bir trafiğin arasında sıkışmışsın, açılması da epeyce zaman alacağa benziyor. Trafikte sıkışmak yerine, kazada sıkışan arabanın içinde olmadığına şükretmelisin yine de.
Şimdi bırak zincirlerini ne yöne sallanırsa sallansın.
Onlar sendeyken senin sorumluluğun altındaydı. Bıraktığın anda tümü ruhundan çıkıp gidecekler.
O yüzden düşünme. BIRAK GİTSİN.

9 Eylül 2008 Salı

Drama Queen - 10 Eylül 2008

Bunalımlı bir tipim kabul etmek gerek. Med-cezirleri olan bolca. Bir günü diğerine uymayan. Taş çıkaran ikizler burcuna. Zekasını farklı şekillerde yorumlayan. Karamsarlığı da seviyorum hani. ‘Drama queen’lik yaptığım en güzel şey. Başımı ellerimin arasına alıp somurtup düşünmek ne güzel. Sürekli hastalıklı aşk şarkıları dinlemek. Dizilerin reklamlarına bile ağlamak. Hiçbirşey yokken otobüs camından uzaklara dalmak. Sanki çok beklediği insan uzaktaymış da ‘şimdi uzaklardasın’ diye şarkı söylüyormuş gibi bakmak. Dilencilere acımak sokakta. ‘Sırlar Dünyası’ tarzı programlar izlemek zorla, sonrasında sır olup gitmek. Nasılsın diye sorulduğunda her zaman cevabın ‘eh’ olması. Mutluluk abidelerine şaşırma isteği. Etrafa dağıtılan ‘Ben mutlu olamadım, sen ol nasihatleri’. Ne bileyim garip bir insanım işte. Med-cezirleri olan bolca. Kocaman bir ‘drama queen’.

7 Eylül 2008 Pazar

Çok eskilerden - 24 Nisan 2003

herşeyi bir yana bıraktım
bütün işlerimi, hayatımı
gözlerimi bile
yalnız seni görmek için kullanıyorum
oturdum bir kenara
sabahtan akşama dek
seni düşünüyorum
beynimde binbir düşünce
binbir sözcük
bir de gözlerin dolaşıyor
ne çok severmişim meğer
kalbimi gerekirse çıkarıp
sana verecek kadar derdim belki
ama o bile çoktandır sende
gece çökünce
herşey ağırlık yapıyor
omuzlarım çöküyor
sinip yatağımın bir köşesine
bir tur daha seni düşünüyorum
bu seferden akşamdan sabaha dek
dilime inceden bir aşk şarkısı takılıyor
belki kendim için
senin için
aşkımız için
birkaç damla gözyaşı döküyorum.
herşeyi unutuyorum
tek birşey aklımda
o da "sen"
tek korkum var
sen de olmasan
içimde voltalar atacak
yalnızlığım...

23:20

Çok eskilerden - 15 Şubat 2003

Büyük bir karmaşadayım
şu son günler
bu soğuk hava
aklımı bulandırıyor
gözleri bozuk hastalar gibi
hiçbirşeyi net göremiyorum
karar da veremiyorum
ellerimden duvara çivilenmişim gibi sanki
parmak uçlarımdan
bir sancı başlıyor
saçlarıma kadar
bütün vücudumu sarıyor
gözlerim kararıyor
tam yıkılacakken bu sefer
asıl acı başlıyor
sancı bu kez tam kalbimin ortasına saplanıveriyor.
uyumak ve bir daha uyanmamak istiyorum.
ama bu sancıyla uyumak mümkün değil
kıvrana kıvrana yaşıyorum
ufacık kalıyorum
ama kimse anlamıyor halimi
anlıyor görünenler ise çok başka alemde...

21:35

Çok eskilerden - 05 Nisan 2001

Gökyüzü ağlar her gidişinde
ve susmaz sen dönene kadar
şuanda da gözlerimin her biri
sanki bir gökyüzü
evet, ben bir gökyüzüyüm
Ama yıldızlarım yok
güneşim yok
bulutlarım yok
eski maviliğim yok
hiçbirşey yok
sen yoksun
aynı kanadı kırık
bir kuş gibiyim
ne kadar uçmak istesem de
hep bir yanım eksik
hepbi kanadım kırık
hep gönlüm yaralı
hep gözlerim nemli
ama yanımda olmasan da
hep gönlüm sana sevdalı

23:55

Çok eskilerden - Yaşamak Zorundasın - 26 Nisan 2000

Hayat acımasız
İnsanlar ise ondan fazla
İnsanlar...
Harcanan, harcayan
ezilen, ezen
sevilen, seven
hepsi de aynı grupta
ama düşün bir kere
acaba sen diğer bir insanla
aynı grupta olmaktan mutlu musun?
Aklında kocaman bir soru işareti
kalırsın ortada
yıllarca düşünürsün
hatta ölmek istersin
ama değişmez bu gerçek
istesen de istemesen de
yaşamak zorundasın
bazen zorla da olsa
mutlu olmak zorundasın
kötüden iyiye
iyiden kötüye katarak
herşeyden paylaşmak zorundasın
acılardan yılmamayı
sevinçten bayılmamayı
bilmek zorundasın
eğer gerçekten bir insan olmak istersen
sevmek, sevilmek zorundasın
istesen de istemesen de
yaşamak zorundasın
bazen zorla da olsa
mutlu olmak zorundasın

Çok eskilerden - Mor Günler - 25 Aralık 2002

Mor günler var şu sıralar hayatımda. Her zaman hızla akıp giden hayat, bana inat ağır çekimde ilerliyor. Anlamı yok en sevdiğim mavinin. Tadı yok şiirlerin, kitapların, yazıların. En sevdiğim yazarları okumuyorum, önceden çok sevdiğim şarkılar çıktığında radyoda değiştiriyorum. Belki de bana eskiyi hatırlatıyor, mutlu günlerimi - çok fazla da günlük güneşlik değildi ama sen vardın en azından. Ellerin vardı, gözlerin, sıcaklığın vardı. Her zaman yüreğimin bir köşesinde en hüzünlü şarkıları dinliyorum, ağlamak istiyorum o da olmuyor. Kocaman bir düğüm geliyor, tam boğazımda kalıyor. Kilitleniyorum bir noktaya ve o noktada yine sen varsın, yine o eski günler var. Ne yapsam silemiyorum hafızamdan. Sen de kaybettiğimi başkalarında arıyorum o da olmuyor. Olan onlara oluyor. Tam herşeyden vazgeçip ölmeyi düşünüyorum.Sen geliyorsun aklıma ve belki... diyorum. Belki bir gün... Belki bir gün beni anlayacaksın. Belki bir gün sarılacağım sana hem de hiç bırakmadan. İşte o zaman ağlayacağım hiç utanmadan, kimsenin ne dediğine aldırmadan ve bulmuşken bir kere seni bir daha hiç bırakmayacağım.

00:15

Çok eskilerden - 01 Ekim 2002

hava soğuk. rüzgar esiyor. Etrafta bir sevda kokusu. öyle yoğunki duymamak mümkün değil. O kadar şiddetli esiyor ki rüzgar yüreğini yerden yere çarpıyor insanın. Bir yerden başka bir yere, hiç bilmediğin iklimlere sürüklüyor. Sürüklenmemek için bir yerden tutunman gerekiyor. Yoksa yenik düşüyorsun. Hastalandığında ise iyileşmen uzun zaman alıyor. İnanılmaz, dayanılmaz acılar çekiyorsun. Geceler boyu uyuyamıyorsun, tam anlamıyla kıvranıyorsun kalbinin sancısından. Hiç bitmeyecek zannediyorsun. Ama öyle olmuyor. Bir zaman sonra senin için ılık ilkbahar rüzgarları esmeye başlıyor. - Açıkçası kavak yelleri - sen de kurtuluyorsun bu acıdan. sen mutluyken bir başkası yenik düşüyor sevda fırtınasına. sonra bir başkası daha... bu böylece devam ediyor...

22:50

Çok eskilerden - 05 Aralık 2001

ne çok seviyorum seni bir bilsen...
sessiz soğuk gecelerde
herkes tir tir titrerken
ben nasıl yanıyorum aşkının ateşiyle
bir bilsen kalbim nsaıl çarpıyor
delicesine sen yokken
ve nasıl duracakmış gibi oluyor
gözlerin gözlerime
ellerin ellerime değince
kaç mevsim geçiyor gönlümden
kaç iklim değişiyor bir bilsen
ah be sevgili
bir görsen şu halimi
bir anlasan
bir sarılsam sana
bir baksam gözlerine
bir tutsam ellerini
bir daha hiç ama hiç bırakmasam...

19:30

Çok eskilerden - 05 Mart 2002

Masmavi bir dünya istiyorum. Mavinin tüm tonlarını içine alan. Kötü insanların yaşayamadığı - istese de dayanamadığı- bir dünya. Bir de sen ol istiyorum yanımda. El ele göz göze oturalım saatlerce hiç konuşmadan. Gözlerimiz anlatsın aşkımızı. hiç kimse giremesin aramıza, kimse ayıramasın bizi. Sevgimizi görsünler, anlasınlar aşkımızın gücünü. En büyük depremlerde bile yıkıntılar arasından çıkmayı başarabildiğini görsünler. Kalp atışlarımızı hissedelim kilometrelerce öteden. Sevgi sözcükleri söyleyelim. Yok yok ya da susalım. Hiçbir ses bozmasın bu mavi sessizliği. Gökyüzünden yıldızlar seçelim. Yıldızlarımızı birbirine dikelim mavi ipliklerle, hiç ayrılmayacakmışcasına. Sonra delicesine bir yağmur başlasın. Parmak uçlarımıza kadar ıslanalım, sarılalım birbirimize, kalalım saatlerce o mavi yağmur altında ve birbirimizin kulağına fısıldayalım 'Seni Seviyorum' diye...

23:30

Çok eskilerden - 05 Mart 2002

Benim gizli gözlerim vardır içimde.
Herkesten sakladığım gözyaşlarım,
Zaman gelir onlardan akar.
Sahtelikler hissettiğim an
Onlar girer devreye, gerçek yüzünü gösterir hayatın.

23:15

Çok eskilerden - 25 Nisan 2001

Ateşe attılar yüreğimi
Alevler içinde yanarken
Öyle zevk aldılar ki
Hatta karşısına geçip
Bir güzel ısındılar
Yanmış yüreğimin ardında külleri,
bir de onu söndürmeye çalışırken
sel olmuş gözyaşlarım kaldı

13:55

Çok eskilerden - Mavilik - 21 Mayıs 2001

Gözyaşımdaki maviliktin sen
Maviyi çok severdim
ve ağlamazdım seni kaybetmemek için
eğer ağlarsam
gökyüzünün mavisini
denizlerin mavisini
en önemlisi seni kaybedeceğimi bilirdim.
'Hiç ama hiç ağlamadım' diyorum belki
Belki de ağladım.
Her yatağa yatışımda gizlice
Her hıçkırıkta sel olmuş gözyaşlarım
İçime aktı
Kimse görmedi belki
kimse duymadı
Ama bir tek sen kaldın içimde
Göz yaşımdaki mavilikte

22:25

Çok eskilerden - BİTTİ - Kasım 2002

Gözlerinde çoktan gece olmuştu. Kaçıncı defa bakıyordu yollara ve kaçıncı defa gelmiyordu beklenen. Bu kaçıncı isyandı esmer gecelere ve kaçıncı ağlayıştu sabahlara kadar . Kaçıncı sevinişiydi telefonu çaldığında ve kaçıncı üzülüşüydü arayanın 'o' olmadığını anlayınca.
"Herşeyin sonu varmış, anladım" dedi "En büyük aşkların dahi. herşey yalanmış, mutluluklar, üzüntüler,sevmeler, öpmeler... herşey bir anlıkmış. sadece o an yaşanırmış, sonrası... kocaman bir boşluk, gözyaşı ve hüsran..."
Neler yaşamıştı onunla kimbilir. Hepsi bir film şeridi gibi gözünün önünden geçmişti bir an. Yağmurun altında el ele dolaşmışlar, birbirlerine şiirler okumuşlar, birlikte sevinmişler, birlikte üzülmüşlerdi, kısacası hayatın 'çikolata' tadından beraber tatmışlardı.
Gözlerine bakınca neler hissettiğini anlamamak imkansızdı. Gözlerindeki yağmur bulutlarının ardında kimbilir neler saklıyordu. Uzaklara daldığında aklından kimbilir neler geçiyordu. Delicesine ağlamak istiyordu, yastıkları sırılsıklam edene dek. Ama donup kalmıştı işteç Ne birşey söyleyebiliyor, ne de ağlayabiliyordu.
Aşklarının sonsuza dek sürebileceğini düşünüyorlar, gelecekle ilgili hayallerini ard arda sıralıyorlardı. Birbirlerinden kopunca hayatlarının karanlık bir şato dehlizinde devam edeceğini sanıyorlardı. Ama umulmadık bir anda ayrıldılar sebepsiz yere.
Genç adama olan sevgisi herşeyden ağır basıyordu ve birgün birdenbire ortadan kayboldu kız. Ne bir gören vardı onu. Ne de adresini bilen. Adam da onu seviyordu hala. Çılgın gibi senelerce aradı onu. Mecnun gibi aşkının ateşiyle yandı. Ağlamaktan gözlerine kan oturdu. Yüzünde acının izleri , saçlarında ise aklar vardı artık. Bir süre sonra bıraktı aramayı ama bir türlü umudunu yitirmedi, vazgeçemedi. Kalbi hep onu sevdi. Nerde olduğunu bilmeden her yerde gözleri onu aradı.
Yine ummadığı bir anda ondan bir haber aldı. 'Seni kendimden bile çok sevdim' diyerek intihar etmişti. Bunu duyduğu an yıkıldı. Kızın son yazdığı mektup geçti eline. Şunlar yazıyordu : 'Say ki hiç bakmadım gözlerinin içine anlamlı anlamlı. Say ki hiç seni seviyorum demedim. Geceler boyu beklemedim, ağlamadım sabahlara dek seni düşünerek. Say ki bahsetmedim kimseye sana olan aşkımdan. Say ki hiç yaşanmadı o günler. Hepsi birer hayaldi. BİTTİ..."

Çok eskilerden - 05 Nisan 2001

Bazen gece de korkar karanlıktan,
içine çeker buz gibi havada yalnızlığı
ne kadar anlamamak için zorlasa da kendini
bilir korkusunun nedenini
ayrılmaktır korkusu günün renginden
ve karalara bürünmektir
ne kadar bilse de
sonunda sabahın geleceğini
kendini alıkoyamaz özlemekten

23:42

5 Eylül 2008 Cuma

Yine - 25 Kasım 2007

yine daralmaya başladım...bakıorum da iş iş iş olmuş hayatım... evdeyken yatarken otobüsteyken...hayatımda başka bi bok kalmamış...sıkıntım boyumu aşmış da farketmemişim...sinirimden elim ayağım titriyo bazen...susuyorum...en iyisini yapmaya, en iyi olmaya çalışıyorum, yine de yaranamıyorum o koyuyor en çok...evimden işime işimden evime gider gelir olmuşum...kimseyi göremez olmuşum en sevdiğim kankamı bile:( gördüğümde bırakmak istemiorum konuşmak konuşmak susmamak...ama bi yanım da 'öff evdekiler' diyo.herkesin derdi başını aşmışş.kimseye tutunamıyorum el attıklarım hep yanlışş.karanlık bi köşeye sinip yalnızlık şarkıları dinlemek istiyorum sadece gözlerimi kapatıp...
bi bok olmak da istemiyorum bazen..iyi olmaktan çok sıkıldım...beklentisiz boş salak insanlar gibi yaşamak istiyorum olmuyo:( alışkanlıklar, sorumluluklar peşimi bırakmıyor...sıkılmışım yine anlayacağın kendimden....

Fırtına - 05 Eylül 2008

büyük fırtınaların ardından gözlerimi kapatıyorum hep. bitip gidinceye kadar da açmıyorum. biraz zaman geçince yavaş yavaş aralıyorum gözlerimi, üstümde biraz toz biraz toprak kalmış oluyor. silkeleyince onlar da gidiyor. hemen keşfe çıkıyorum. sonra fıtınanın viran ettiği kenti gezmeye başlıyorum. neler yıkılmış nelere sağlam hepsini tek tek inceliyorum. yarısı yıkılmış duvarlara bir tekme de ben atıyorum, yarısı kırılmış camları paramparça ediyorum.

Kendinden bile sıkılan Kanka'ya - 22 Eylül 2007

ağlattın beni eşek... zaten son günler o kadar çok özlüyorum ki seni.. ama senin bu yaşadıklarını sanırım aylardır yaşıyorum ben ve sen de yakından görüyorsun. benim gibi romantik romantik yazılar da yazmaya başladığına göre oldun sen demektir ben de sana bi yazı yazmıştım tam da bu durumdan bahsetmiştim aslında "her sabah bir umutla kalkmak... güne sarılmaya çalışmak... her günün sonunda heyecan bitmiş, omuzların çökmüş eve geri dönmek...ertesi gün yeniden aynı şeyler, hergünün diğerinin aynısı olmak.. 'dejavu bir hayat' yaşayıp gitmek... diziler bile 'arkası yarın'ken..." demişim...anla ki önceden ailelerimizden, komşularımızdan, büyüklerimizden duyduğumuz hayat gailesinin tam da içine düşmüşüz...bi yandan ahh deyip doğrulmaya çalışırken bi yandan da düştüğümüz yerde hayatı daha da yakından tanımaya başlamışız...eşek gibi çalışmışız didinmişiz ama biliyorum ki bi gün kazanıcaz hatta kazanıyoruz bile... anla ki sen kendini unutmuyorsun şuan hatta içten içten asıl sinem'i tanıyorsun, zor durumlarda ne yapması gerektiğini bilen ve kararlı sinem'i...o yüzden silkelen ve ne kadar yorulursan yorul her geçen gün ne kadar güçlü olduğuna bak...çünkü benim her zorluğun, her hayal kırıklığının, her buhranın ardından kendime tek söylediğim şey bu: her geçen gün daha da güçleniyorum...

Uzaklaşmak - 11 Şubat 2007

hiçbişey düşünmek istemiyorum. öylesine yaşayıp gitmek..
sadece kendine yaşamak...yalnız başına..
onu bunu düşünmeden...o ne der bu ne der korkusu olmadan...
kimseye üzülmesin diye birşeyler açıklamak zorunda kalmadan...
uzaklaşmak... bir an da olsa...
yalnız başına deniz kenarında yürümek...banka oturup sigara yakmak.. sonsuzluğa dalmak...
yarın için tereddüt etmemek..
kendinle, beyninle, bedeninle başbaşa kalmak...
eskileri akla getirip gülümsemek, gülümserken alttan alttan hüzünlenmek...
en sevdiğin şarkıları dinlemek...
uyumak doyasıya...
karanlıkta bağdaş kurmak, oturmak... öylesine...karanlığın taa dibine bakmak ama hiçbişey görmeden, göremeyeceğini de bilerek...
ağlamak... ama öyle böyle değil bağıra çağıra...
ve ağız dolusu gülmek... kimsenin bakışlarına aldırmadan...
saçlarını dağıtmak...rüzgarla havalandırmak...sonra da darmadağınık toplamak tepeden...
delicesine koşmak.. nereye koştuğunu bilmeden...(hele bir de yağmur varsa...)hasta olmaya falan aldırmadan...
telefonları kapamak... çevreyle olan bağı koparmak...
.......................................
..............................................................
.................................................

20 Ocak 2006

bir hatayı bir kere yaptığında tamam diyor insan bir hatam yaptım ve geçti gitti bir daha tekrarlamayacağım ama aynı hataya bir kere daha düştüğünde canın öyle yanıyor ki o an yaşadığın acı diil seni üzen tekrar aynı hatayı yapmak kendini dünyanın en aptal insanı gibi hissetmek. Ve nedense her seferinde verdiğin sözü bir türlü tutamıyorsun ister istemez oluyor bu. Belki de farklı olacak diyosun denemek istiyosun en azından bi şans vermek istiyosun. yükselmek isterken bir bakıyosun daha derin bir çamura sürükleniyorsun kendine kızıyorsun küfürler ediyorsun kabuğuna çekiliyosun bir süre. geçiyor hayat sürüyor sen aynı yerdesin...

Doğru - 30 Ocak 2006

hayatımız hep şikayetlerle geçiyor. Elimizdekinden bi türlü mutlu olmuyoruz. Her ilişki sırasında bir çok davranışta bulunuyoruz- bilerek ya da bilmeyerek. Ve he yenilginin (belki kazanımda olabilir) sonunda davranışlarımızı değerlendirmeye koyuluyoruz Acaba doğru mu yaptım yanlış mı diye?ya da neyi yanlış yaptım diye?
Kendimize bir sürü sorular soruyoruz. Çoğu da yanıtsız...ya da o an kendimizi tatmin decek bir sürü yalan cevap veriyoruz o sorulara. Yani kendimizi kandırmak için önce sorular sorup sonra da bir sürü yalanla kednimizi kandırmaya devam ediyoruz.
Galiba yaptıklarımızı anlamlandırmaya ve nedenler bulamaya çalışmaktan vazgeçip sadece o anı yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor. Çünkü gerçekten çok önemli bi nedeni yok terkediş ve terkedilişlerimizin.
Sadece o dilden dile dolaşan, kimilerinin rastladığı, çoğumuzun da hala bulmayı umduğu o "doğru insan" denilen kişiye rastlamadık henüz.
Hepimiz ne büyük aşklar(!) bıraktık geride- hiç bitmeyecek sandığımız ve kocaman mutlulukları ve hüzünleri birlikte yaşadığımız.
Ama mutlu olmak için herşeyi dünde bırakmak ve yarına bakmak gerekiyor işte
Ne kadar yüreğimiz acısa da, düne lanetler yağdırsak da, yarını kocaman bir karanlık olarak görsek de bu böyle
Eminim ki hepimiz öğreneceğiz düşe kalka yürümeyi. hatta koşmayı. Benim dileğim o "doğru"ları bulana kadar çok yara almamamız...

Issız Çölde Su Aramak - 07 Kasım 2005

Bir arkadaşla konuşurken konu “”prensiplerimiz””prensip ve insan” hatta “prensip nedir”e kadar geldi.
O, prensiplerin sürekli değişen hayat içinde insanın gelişimini engelleyen bir şey olduğunu söyledi. Bende başladım anlatmaya…
İnsanın hayat içinde kendine koyduğu kurallar vardır ve bu kuralların değişmesi çok zordur ve zaman alır (farkındaysanız imkansız demedim)
Hatta bazı prensipler insanın önce kendisine sonra ise diğer insanların ona saygı duymasını sağlayan bir şey.
Bu herkese göre farklı anlamlar taşıyan “kurallar dizisi” bazen hayatta insanın önünü kesebiliyor ama bazen de olumlu sonuçlar doğurabiliyor. Ben prensiplerin insanın uzun zamandır benimsediği “kuralları” değiştirmek için karar verirken sığınabilecekleri bir liman olarak da düşünüyorum. Yani bir şey için olmaz derken bazen zamanla o fikre giderek yakınlaştığını hissedebiliyorsun. Ama bu fikrin kafanda oturabilmesi için zamana ihtiyacın var ve bazen arkasına sığındığımız prensipler bize o ihtiyacımız olan zamanı yaratıyor.
Yani bizim düşüncelerimiz aslında duruma göre çoğu kez değişebiliyor. Ama biz bu kuralları bu olayları yaşamadan koyduğumuz için sağlıklı kararlar veremeyebiliyoruz. Bence zaten hayatta kesin çizgiler olamamalı yani ak ve kara gibi.Olaylara birazda gri olmak gerekiyor. Mesela; bir insanı seviyorsundur, ama onu çok sevmene rağmen onda sevmediğin özellikler de vardır. Bu durumda olay griye dönüyor. Ne kadar kendini kesin çizgilere alıştırırsan o kadar mutlu olman zorlaşıyor sanki!
Ahmet Altan'ın "İçimizdeki Bir Yer" kitabındaki bir bölümde "biz aslında herzaman kendimizi farklı göstermeye çalışıyoruz. Aslında içimizde başak biri olduğumuzun farkındayız ama bir yanımız hep o içimizdeki sesi susturmaya çalışıyor" diyor. Mesela; bir işyerinin dıştan görüntüsü çok güzel. Sende kendini onun içinde görüyorsun. İçten içe aslında onun sen olmadığını biliyorsun ama bir tarafın hep o içindeki sesi susturuyor ve sen o aslında sen olmadığın halinle yaşamaya devam ediyosun. Çünkü öyle olduğuna inanmak istiyorsun
Birini sevdiğini söylüyorsun ama içinde kendi kendine onlarca yüzlerce soru soruyorsun
Acaba ben gerçekten seviyor muyum yoksa sevmek mi istiyorum?
Ona güveniyor muyum yoksa şu güvenilmez hayatta içinde birine güvenmek için kendini buna inandırmaya mı çalışıyosum?
aşk diye birşey gerçekten var mı?Varsa neden tanımı yapılamıyor?Neden bitiyor?Yoksa insanların birbirine körü körüne inanması, sürmediğinde ise "aşktı işte geldi geçti" bahanesinin arkasına sığınmak için uydurulan bir kılıf mı bu?"
Ben karşımdaki kişiyi möi seviyorum yoksa onun görüntüsünü mü?Yoksa sevgi dene şey zaten bunların bütünü mü?"
İnsanların birbirine olan güvemni öylesine azalmış ki karşındaki senin en yakının bile olsa acaba bu onun gerçek düşünceleri mi yoksa beni avutmak için mi böyle konuşuyor?"
Uzun süren beraberliklerde bile insan birbirini tanıyamıyorsa insan karşısındakini nasıl tanıyacak?Bunun bir formülü var mı?
Zaman denen şey gerçekten herşeyin doğrusunu anlamanın bir ilacı mı?
Herşeyin doğrusunu ortaya çıkaracağı iddia edilen zaman neden bu kadar acımasız peki?İstemediğimizde çok çabuk akarken ona en ihtiyacımız olduğu sırada neden sıkışmış trafik gibi gıdım gıdım ilerliyor?Yoksa biz mi çok sabırsızız ya da zaman denen şey de mi kocaman bir yalan?
Hepimiz bir gün öleceksek ve söylendiği gibi bu hayat da yalansa, elimizi attığımız herşeyin altından bir yalanmı çıkacak ya da altına bakmaya gerek yok, onun kendisi zaten kocaman bir yalan mı?
İşet bunlar ve benzeri bir çok soru...Kafanın içinde kocaman bir yer işgal ediyor. Çoğu da cevabını asla bulamayacağınız sorular. Cevap bulduğunuzu zannettiklerin de başka sorular doğuruyor. Bu sorular hiç bitmiyor yani ve sürekli beynini kemiriyor. Bu kadar irdeledikten sonra bağlayacağım yer, sonuç belki de sizi şaşırtacak
Hayat, insan...vs bunları fazla kurcalamamak gerekiyor galiba. Kurcaladıkça uçsuz bucaksız bir çölün ortasında buluverirsin kendini ve bilirsiniz ki çölde suyu bulmak için belki günlerce yürümek gerekir

İtirafname - 05 Eylül 2008

Kendimden kaçışımın belirtisi mi bunlar, kendime kaçışımın mı?

Yine içe kapanma isteğim ama bir yandan da birilerine sığınmaya çalışmalarım arttı. Sanırım bir beden büyük geldi bugüne kadar yaşadıklarım. Ne yapacağını bilmez halde oradan oraya savruluyorum. Kime gitsem sıkılıyorum, öylece dursun konuşmasın istiyorum. Yalnızken de yapamıyorum. Kendimden kaçmaya çalışıyorum, benliğimin tam ortasında buluyorum kendimi. Üstüme kapılar kapamak istiyorum, kocaman kilitler takmak. Ruhum orada hapsolsun da, çıkamasın istiyorum. Anlam vermek istiyorum yaşananlara. Manasızlıkları uzaklaştırmak istiyorum. Eski şarkıları dinlemekten çok sıkıldım, yeni şarkılarım olsun istiyorum. Yeni diyarlar göreyim. Herşeyim yenilensin birden. Yeni kitaplar okuyayım istiyorum, elime almamla kapamam bir oluyor. Yeni kelimeler öğreneyim, kurabileceğim yeni cümlelerim olsun istiyorum. Dışardan gamsız gibi görünmeyi, içimde ise hesaplaşmanın hiç bitmemesini istiyorum. Başkaları değil de, kendi kendimi yaralamak istiyorum belki de. Savunmalarım olmasın, paylaşımlarım olsun istiyorum. Öyle hayata falan da küsmeyeyim ama biraz uzaklaşayım istiyorum kendimden, çevreden, oradan, buradan, şuradan, falan, filan. Fazlasıyla attığım kahkahaların nedenini çözmek istiyorum. Bu bir hastalık olmalı, bu mutlu kare biraz fazla. Sürekli saçma sapan yazılar yazayım istiyorum, daha sonra da 'Depresyon Günlüğü' ismiyle piyasaya sunmayı J. Biraz daha fazla uyuyayım istiyorum, en azından işe gözüm açık gideyim. Hıncımı çıkarmak için telefonumu bazen günlerce kapalı tutmak istiyorum -açık olduğunda çok arayan var gibi- ya da fazlalık numaralardan temizlemek rehberimi. Evde kalınca deli gibi derleyip toparlamaya vuruyorum kendimi, "bir de kendimi derleyip toparlasam" diye iç geçiriyorum. Deli gibi çalışayım istiyorum sadece, aklıma hiçbirşey takılmasına fırsat bırakmayayım. Ukala insanların yanından geçerken yüzlerine tükürmek istiyorum, sonra durup değmez diyorum. Temiz kalpli olmaktan sıkıldım mı bilemiyorum derken içimden, yavaş yavaş dualarımın gözümün önünde gerçekleşmesini görüyorum. O anda vazgeçiyorum kötü olma eğilimimden. Zaten istesem de olamam ki.

Bir dosta doğum günü hediyesi - 14 Ağustos 2008

Canım arkadaşım Çağrı’ya;
Seninle ilgili aklıma gelen her ayrıntı koskocaman bir gülümseme yaratıyor hep bende...
Hani herkesin gözleri dolarak anlattığı lise yıllarına geliyordu tam da tanışmamız... Tiyatro derslerindeki zıpırlığımız bir anda ‘kanka’ yapıvermişti bizi... ‘Lise arkadaşlıkları farklı oluyormuş be’ derlerdi hep de, biz de o sıralar öyle boş boş bakardık.
Şimdi daha iyi anlıyorum aradaki farkı, üstüne özlem bindikçe...
Tiyatro derslerindeki ona buna sataşmamız mıydı en çok güldüklerimiz, bir köşeye sinip herkesi eleştirmemiz mi? Yoksa otobüste mandalina yiyen adamı görmemiz mi?
Nasıl aklımızda tutuyorduk o kadar fıkrayı? Şimdi hiçbiri hafızamda durmuyor.
Bizi en çok korkutan şey ‘Aaa yeter artık, bir susun’lar eşliğinde otobüsten atılma korkumuzdu... Yüzümüz kıpkırmızı karnımızı dahi tutmaya mecalimiz kalmamışken ☺
Yanımızdakiler değişiyordu belki ama 97 Güneşli – Beyazıt otobüsü hep şen kahkalarımızla sallana sallana yolunu buluyordu bir türlü...
Zamanla biz de kendi yolumuzda ilerlemeye başladık.
Son anlara yaklaşıldığında yavaş yavaş kopmalar, sarılmaya çalışmalar, gördükçe duydukça daha çok özlemeler, elini uzatmalar, tutamamalar başlamıştı. O beklenen ama bir yandan da gizlenen an geldi ve okul bitti. Ondan sonra uzun süre duyulmadı, görülmedi, sorulmadı kimse... Herkes kalemi elinde kendi yolunu çizmeye başlamıştı. Okullara gidildi, okundu, yazıldı, öğrenildi, uygulandı, uygulanmadı, çalışıldı, kazanıldı.
Okullar da bitirildi. Hayat gailesi denen şeyi içine düşmeye geldi vakit... İşte orada tekrar karşılaşacağımız aklıma gelmemişti. Pek de güzel oldu.
Bu arada hep bir yerlerden haberler alındı seninle ilgili. Kazandığın ödüller duyuldukça gururlanıldı ve diğer kişilere örnekler verildi itinayla seninle ilgili.
Buluşmaya çalışıldı, bir türlü olamadı. Iş aralarında msnden dertleşildi. Birbirine başarı ve şans dileyen sözler söylendi.
Büyümenin kaba tabiriyle irileşti herşey... Işlerimiz irileşti, ellerimiz irileşti, düşüncelerimiz irileşti, gözlerimiz irileşti –artık herşeyi daha net görebiliyor–...
Şekillerimiz değişse de içimizde bir yerde o tiyatro çalışmasındaki küçük ve neşeli insanlar yatıyor ben biliyorum.
Ve şimdi tekrar gururlanıyor seni böyle başarılı gördükçe Deli Nuray’ın... Kendi kendine seviniyor içten içe...
Unutmadığın ve unutturmadığın için koskoca bir alkış sana...
Içindeki çocuğun hiç büyümemesi dileğiyle....
İyi ki doğmuşsun da böyle çatlak olmuşsun :) Nice senelere :)

Kanka Sinem'e - 08 Ocak 2008

[not: gecenin karanlığında gözlerle duvara kazınan cümlelerin sabah toparlanmaya çalışılmış halidir. kusura bakılmamalıdır:) ]
bilmezdim kelimelerin kifayetsiz olduğunu desem saçma olacak
'kara gün dostu' deyimi ne demekmiş onu anladım
milliyet gazetesi’nin soğuk duvarları ve kocaman adamları arasında vazgeçmiştik belki çocuk olmaktan
ve avcılar kampüsünde çayır çimen neşesinde yine bulduk çocukluğumuzu
sütlü kahve'nin karanlık ortamında yaptığımız dedikodularla kendimize geldik bazen muzlu filtre kahve kokusunda
bazen de aile kavramını irdeledik bir paket winston eşliğinde
arkalı önlü oturulan lise yıllarında paylaştık birçok şeyi
ya da ayak uçlu baş uçlu yatmaya çalışılan gecelerde güldük dakikalarca
şirinevler'de sabahları yediğimiz simitin susamındaydık bazen
bazen de kagi'deki tortelininin pesto sosunda
okul çıkışlarında eve kadar yürüdüğümüz yollardaydık çoğu kez
bazen de parktaki salıncak kavgasında
onunla bununla dalga geçtik bazen saatlerce
bazen de kendimize batırdık iğneyi
birbirimize yazdığımız mailleri topladığımızda çıkacak olan kitap
ahmet selçuk ilkan'ı geçecek belki de
döktüğümüz gözyaşlarına değecek
gururla bahsettim senden çoğu kez bazen de tartıştık delice
özlemeler, sevişmeler, sevmeler
daha dün 16-17ydik bilemedin 18,
ne zaman geldi çattı 23 anlamadım.
Ama iyi ki doğmuşsun, iyi ki kankam olmuşsun
Erken erken nice senelere demek istedim herkesten önce

Silgi - 01 Ağustos 2007

aldım silgimi elime...başladım silmeye defterde yazanları....sondan başladım bu kez.. yavaş yavaş sildim önce...belki doğru birşeyler çıkar diye...baktım ki yok, rastgele salladım silgiyi....hızlı hızlı silmek istedim herşeyi...sildim de...kapadım defteri koydum rafa...arada açtım baktım.. izi kalıyormuş anladım...kapladım cicili bicili kağıtlarla dikkat çekmesin diye silmekten yıpranmış yaprakları...ne yaparsan yap izi kalıyormuş...
anladım...

kendine kızmak...

doğruyu aramak hep...bulduğunu sanmak çoğu kez.. yanılmak... bir kere bir kere daha...ya doğru yokmuş ya da bana denk gelmemiş demek.. ne zormuş meğer aramak, bırak aramayı sabredip beklemek, birgün bulacağına inanarak...her sabah bir umutla kalkmak... güne sarılmaya çalışmak... her günün sonunda heyecan bitmiş, omuzların çökmüş eve geri dönmek...ertesi gün yeniden aynı şeyler, hergünün diğerinin aynısı olmak.. 'dejavu bir hayat' yaşayıp gitmek... diziler bile 'arkası yarın'ken...değişmeyeceğini bile bile zorlamak... yaşamaya devam etmek...gece yatağa yatınca hayaller kurmak...bambaşka dünyalara dalıp gitmek.. öyle olmayacağını bile bile çok istemek sonra uyanmak birden .. zorlamak kendini tekrar rüyaya dalmak için.. hayale dalamayınca kendi kendi kızmak... kalkıp bir sigara yakmak.. derin derin içine çekmek zehiri her nefeste... gözlerin karanlık duvarda bir şey görebileceğine inanmak... nasıl gelirse öyle gidiyor sanırım hayat, ne kadar zorlasanda... ne kadar güzel de söylemişti annem; 'ön teker nereye giderse arka tekerde oraya gidermiş' diye... bakıp imrenmek insanlara.. onların da belki kendin gibi olduğunu bilmene rağmen..kırmamaya çalışmak kimseyi ve kendini kırmak içten içe...tamam demek herşeye, susmak, izin vermek sonra da neden izin verdim diye yine kendi kendine kızmak.. gözlerin altının çöküşünü izlemek aynada...günden güne... aynalara kızmak... kırmak, paramparça etmek istemek...yine tutmak kendini ve yapamadığın için kendine kızmak...yetinmek elindekiyle.. diğerleri hep senden fazlasını alırken...haketmediğini düşünmek... öyle kalakalmak... kendine kızmak...hep kendine kızmak, yine kendine kızmak... kendi kendini bitirmek içten içe
.........................................................

08 Ağustos 2008

içime sıkıntılar giriyor bazen, ellerim karıncalanıyor, kalbim sıkışıyor...
uzak mutluluklara dalıp gidiyorum...
beynim duruyor o sıra hiçbirşey düşünemiyorum, düşünmek istemiyorum...
nedense 'herşey' hakkında da en kötü düşünceler geliyor kara bulutlar gibi üzerime çöküyor, bir türlü yağmıyor da, boğazıma kadar karamsarlığa batıyorum.
düz yolda yürüsem taşa takılıp düşecekmişim gibi oluyor...
koşsam kan revan içinde kalacağım...
gözlerime perdeler iniyor...
ne yediğimden birşey anlıyorum bazen, ne de konuştuğumdan - rutine bağlamış hepsini ezbere yapıyorum -sevdiklerimi düşünüyorum bazen tek tek, aklımdaki resimde hepsinin yüzü...
gözlerimi açıyorum yine aynı karabasan...
ne yana gitsem kapı duvar..."bu kez kendime bunu yapmayacağım" diyorum...
diyorum da susuyorum...
tanıdıklara gözüm takılır gibi oluyor, göz aşinalığı deyip selam bile vermeden geçiyorum - onlar da anlam veremiyor, anlam vermek de istemiyor -nefessiz kalıncaya kadar konuşasım geliyor arada, saçmasapan bir sürü cümle kuruyorum...
kulağımda bir çocuk çığlığı gitmiyor. - kaybettiklerime yanıyorum -
anlatması zor bir duygu bu
koskoca bir kalabalığın içindeyken -eski türk filmlerindeki gibi - herkesi itmek istiyorum...
ama bir o kadar da yakın olsunlar istiyorum...
ne istediğimi de bilmiyorum...
nükseden bir hastalık gibi bu duygu, tam kurtuldum derken aniden tekrar beliriveriyor...
bir şarkıya takıyorum kafayı, sabahtan akşama o dönüyor, aynı sözleri dinlemek beni yormuyor, müziğinde hissediyorum kendimigünün sonunda sözleri ben oluyorum....

Gizli Özne2

24.08.08 – 22.45 İstanbul


Yine Gizli Özne’ye,

Günlerdir aklıma düştü yine adın… Kelimelerim birleşip eylem yaparlar diye korkuyorum demiştim ya aklımın içindeki oradan oraya koşuşturmaları bitemedi bir türlü… Çıkmaya delik aradılar haftalardır. İzin vermedim uzun süre… Ama dayanamadım yine yenik düştüm… Uzun süre ‘yan yana gelmeme cezası’ alacaklar…

Seninle aşk dolu yıldönümlerimizi kutlamayı hayal ederken, sensizliğin yıldönümlerini kutlamak düştü bana… Sigaralarımı arka arkaya içerek kutluyorum tek başıma… Bir de elimde kalan melodilerim eşlik ediyor bana… Ara ara gözlerim de doluyor. Başka yönlere çeviriyorum kafamı – kendimden kaçıyorum.

İtiraf etmek istiyorum içimdeki her şeyi, senden bana kalanları… ‘Ne aşkmış be’ desinler istiyorum. Ama acımasınlar da bana gururlanayım istiyorum bir zamanlar seninle olduğum zamanlar için. Onlar acımasınlar istiyorum evet ama sanırım bu kez kendi kendime acımaya başlıyorum.

Hala içimi acıtıyor gitmiş olduğunu bilmek… Kare kare aklımdan geçiyor yaşanılanlar, nasıl yani diyorum, cevabını verememek acıtıyor en çok da…

Ara ara yazdıklarımı sana göndermek istiyorum gizli adreslerden… Cevabı gelmeyecek korkusuyla vazgeçiyorum aynı hızla… Ne yapacağım böyle inan ben de bilmiyorum. İlerde bir kitap olarak karşına çıkarlar belki…

Bazen ismin geçiyor bir dostla konuşurken, utanıyorum hala mı diyecekler diye… Hemen kapatıyorum konuyu… Kendimle muhabbetlerimin tek konusu senken, adın uluorta duyulmasın istiyorum.

Kelimeler boğazımda düğümleniyor, sana yazarken rahatlıyorum – gözlerine bakar gibi, heyecanla sana bir şeyler anlatır gibi…

Geçecek elbet bir gün. Ama ben o ‘bir gün’ hiç gelmesin istiyorum. Kim olursa olsun, ne olursa olsun hafızamdaki yerinden hiç kıpırdama…

Neyse belki yine yazarım…
Bu kez – çok – özlediğimi söylemeden edemeyeceğim.

Sevgilerimle
Birinci ‘tekil’ şahıs

Gizli Özne1

27.04.08 – 02.50 İstanbul

Gizli Özne’ye;
Yalnız… Yapayalnız…
Sevdalı iç çekmeler uzak… Duygusal bir melodi hep fonda hep… Yürürken, uyurken, yemek yerken, konuşurken… Bir şiir gibi hayat bazen kafiyeli bazen serbest ölçülü… Kafiyeler de tatsızlaşıyor ara ara…
Kumandadan kanal değiştirir gibi kolay olsa keşke anı değiştirmek istediğin ana zaping yapabilsen… Her şey senin elinde olsa sesi rengi sen ayarlasan…
Bir de sen yanımda olsan…
Yine kahkahalar atsak, şarkılar söylesek, iki kadeh içsek yine dünya güzel olsa, kırpmadan gözlerimizi birbirimize baksak…
Her şeye rağmen hala seni hatırlamak ve gülümsemek ne güzel.
Yüzün bir karış ötemde, karanlığın içinde…belki de bir daha göremeyeceğim için bu kadar yakınımda…nasıl bir özlem bu, ne acınası bir his, ne yürek burkucu, ne hastalıklı bir fikir hala seni düşünmek – nerede kiminle ne yaptığını bilmeksizin –
Nasıl da çocuktum yanında. Nasıl da kimseler yoktu aklımda, etrafımda… karanlıklar bile rengarenkti parktaki çocukların elindeki şekerler gibi.
Nasıl da heyecanlanıyordum her sesini duyduğumda…ne hikmetse hala ara ara yokluyor o heyecan adın geçtiğinde.
Ne de umursamazdım hiçbir şeyi…
Ne saçmalamalara, ne manasız hareketlere sevinirdi kendi halinde yüreğim.
Gözlerin, ellerin, tenin, sesin ayrı bir güzeldi sanki
Bitmiş olduğunu ve hiç başlamayacak olduğunu bilmek ne kötü. Oysaki benim melodilerim sanırım hala sende. Bir ara senden almalıyım onları. – hem seni de görmüş olurum bu sebeple son bir kez – melodilerimin yanında sende kalmış birkaç da duygum olmalı. Gelirken onları da getirirsen sevinirim. Saklamak için aldığım ‘simsiyah’ kutular rafta bekliyor.
Senden hatıra fotoğraflarımız ve sigaramın dumanı kaldı şimdi. Hiç bırakmıyorum sigaramı o yüzden. Ellerin ellerimde gibi.
Bak yine gülümsüyorum – ağız dolusu kahkahalarımız geldi aklıma –
Kızamıyorum ne yapsam, kaşlarımı çatıp dur içimden geldiği gibi söveyim de kapansın bu kitap diyorum yine deli bir gülümseme çöküyor dudaklarıma…
Hiçbir şey diyemedim ya sana, yüzüne son kez bakıp ‘hoşçakal’ demeni duyamadım ya belki ondan bu özlemim, kendimi kandırmam, denemelerim, aynı zamanda yanılmalarım, arayışlarım, sahte sevgi sözcüklerim, sarılmalarım, kendi halime kalmalarım, yürek çarpıntılarım, sancılı anlarım…
Ne çok şey birikti sana anlatmam gereken – sen yokken –
Yine de burada olduğunu hissetmek, içimden geçmiş olduğunu bilmek içimi rahatlatıyor. Aynı şehirde yaşayıp seni hissedemediğimi bilsem belki daha çok üzülürdüm.
Gri baktığımı anladım şimdi, en azından siyah olmadığına sevinmeliyim bu pollyannacılık oyununda…
Neyse yine susturamadım kelimeleri, sen gelince aklıma yan yana dizilmeye bayılıyorlar. (en yakın dostlarım belki seni benim istediğim gibi anlattıkları için)
Şimdi ben gideyim daha anılar beni bekliyor yâd edilmek üzere…
Umarım son mektubum olacak bu sana söz geçirebilirsem kelimelere – harflerim birleşip eylem yaparlar diye korkuyorum –
Seni seviyorum değil şimdi mesajlarımdaki gibi son cümlem…
Sadece iyi olmanı temenni ediyorum.
Hatırlanmak ya da hiç unutulmamış olmak ümidiyle,
Birinci ‘tekil’ şahıs…

06 Nisan 2008

gözlerimde akşam olmaya başladı yine...
ne güzel aydınlığa kavuşuyorum demiştim ki
karanlıklar çökmeye başladı tekrar ruhuma...
içime kocaman bir kaya parçası oturmuş da kalkmıyor gibi yüreğim...
boğazımda da kayanın parçaları...
gözlerimden döküldü dökülecek yaşlar...
bekliyor...
ne eksik diye bakınıyor
bir türlü bulamıyor.
hazan mevsimi dört yanım
gözlerim parçalı bulutlubir türlü yağmadı beceremedi...
sinir krizleri, ardı ardına içilen sigaralar, uzaklara bakmalar, dinlediğim şarkılar fayda etmiyor sızımı dindirmeye
ilacı henüz bulunamamış bir hastalık gibi bu sızı..
araştırmalar sürüyor, sonuç yok...
neren ağrıyor diye soruluyor cevap yok
beynimin içinde karıncalar dolaşıyor,
dolaşıyor da girecek bir delik bulamıyor
ya da ordan oraya toplu şekilde akın ediyorlar gibi...
kafamda bir delik olsa da aklım oradan dışarı çıksa diyorum
düşünmesem bir süre
öylesine yaşasamsaf bir tebessüm olsa sürekli yüzümde...
her gördüğüme gözlerim ışıldasa
parktaki salıncağı boş görmüş ya da uçurtması gözyüzünün derinliğinde kaybolmuş çocuklar gibi...
sıkıyorum dişlerimi kanlar aksın istiyorum
saçımı başımı yolayım istiyorum
koşayım deli gibi ağlayayım...
yağmur yağsın üstüme
saçlarım ıslansın yapışsın yüzüme gözüme...
sonra bomboş beyaz bir odada oturayım kendimle baş başa
başımı ellerimin arasına alıp dizlerime yaslayıp
dertleşeyim ellerimle, bedenimle, kendi sesimle
içimdeki gözlerimle yüzleşeyim istiyorum
sonra çıkıp koşayım,
ıslanayım,
ağlayayım
yine...
sonra yine
yine
yine....................

15 nisan 2003

gölgen var duvarda
önce bakıyorum çekinerek
sonra çekiyorum gözlerimi
bir varsın, bir yoksun
anlayamıyorum
gidip gelmeler
göz kapama mesafesi sana
sana dair anılar
hafızamın en derindeki hapishanesinde
gün yüzü görmeyecekler
mevsim hep kış yüreğime kar yağıyor,
üşüyorum
titrerken hapishaneden firar eden
birkaç anı dökülüyor kirpiklerimden sana ait
önce tutmaya çalışıyorum
sonra ondan da vazgeçiyorum
hergün birkaç anı yitip gidiyor
yüzümün alaca karanlığında
sevmeler, sevilmeler hep yasak bana
yüzümün sağ yanı hep karanlık
kalbimde hep bir ağrı
zaman akıyor
gelen her saniye
yeni bir mutlulukla hüznü
beraberinde getiriyor
nedense her seferinde
mutlulugu getirdiği gibi geri götürüyor
geriye hüzün ve ben kalıyorum
hüzün yakamı hiç bırakmıyor
gülümsemeler sahte,
sırıtıyor yüzümde
ağlasam yüzümdeki maske akacak
Umutlar artık sönük
her sabah erkenden kalkıp
durakta çok bekledim otobüsü
Ama... gelmedi!
Artık gelse de çok geç
gideceğim yere yürümeye başlayalı çok oldu!